ÜZÜM ve ŞARAP

On yıl önceydi. Bir gün, hep önünden geçtiğim binanın köşesine bir fast food dükkânı açıldığını gördüm. Ötekiler gibi bir burgerciydi görünüşte. Ama anlattılar, farklıydı. Akıllı bir kafadan çıkmış, o dönemde yeni yeni yükselmeye başlayan ulusalcı dalgaya dayanmış bir hikâyesi vardı; milli bir burgerciydi bir kere ve yanlış hatırlamıyorsam dedeleri Çanakkale’de karşılıklı savaşmış, yıllar sonra karşılaşıp dost olmuş biri Türk, iki gençti sahipleri. Hikâye ilginçti, ama çok fazla pürüzsüz, çok fazla “olması gerektiği gibi”ydi. Huylanıp biraz araştırdığımı hatırlıyorum; olaylar, tarihler tutmuyordu; anlatılanlar gerçek değil, kurguydu. Ve o büyük paralar harcanarak, büyük tantanalarla açılan dükkân ve bağlı olduğu zincir çok geçmeden battı, kayboldu… 23-24 Eylül’de İzmir Gümüldür’de üzüm ve şarapçılığın sorunlarının konuşulduğu “Teos Bağ ve Şarap Çalıştayı” yapıldı. Hemen her konuşmacının lâfa “Böyle bir çalışma Türkiye’de ilktir, alkışlıyorum” diye girdiği, alkışı gerçekten de hak eden ve ilginçtir, “Yüzde 99’u Müslüman olan” bir nüfusun çoğunluğunu temsil eden “şaraba tümden karşı” partinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca düzenlenmiş bir arama konferansı. Bu yazı için epey dolaşmış, epey konuşmuş, okumuş, yazacaklarını kafasında oluşturmuş, anlatılacakların kafasındakilerle ne ölçüde çakıştığını görmek isteyen biri olarak oradaydım. Yazıyı başlatacak giriş cümlelerini arıyordum… Çalışmanın ilk oturumunda bir konuşmacı temel sorunun Türkiye şarapçılığının iyi tanıtılmaması olduğunu söyledi. Bu konuda kendisinin de yer aldığı olumlu çalışmaları anlattı ve şöyle dedi: Kültürünüzü iyi tanıtmak için hikâyeleriniz olması gerekir… Yukarıdaki burgerci hikâyesini o sırada yeniden hatırlayıp şöyle düşündüm: İyi bir hikâyeniz olmalı elbette, ama gerçek, insanların inanacağı bir hikâye. Hikâyeniz böyle mi ve bunu önce kendinize anlattınız mı? Aradığım girişi böyle buldum. Bu, bu coğrafyanın üzüm ve şarap kültürüne ilişkin bir gerçek hikâye denemesidir…
TÜRKİYE’DE ÜZÜM VE ŞARAP KÜLTÜRÜ VAR MI?
Dünyanın dördüncü büyük toplam bağ alanına sahip bir coğrafya. Yıllık üzüm üretiminde dünya beşincisi. Kuru üzüm ihracatında çok uzun süre hep başı çekmiş, şimdilerde bir tek ABD ile yarışıyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında dünya kıtlıktan kırılırken sıkıntısını büyük ölçüde kuru üzümü şeker yerine koyup çözmüş. Üzümden yaptığı pekmezi, pestili, köfteri, kömesi cabası. Yeryüzündeki 15 bin üzüm çeşidinden 1200’ünün Anadolu topraklarında olduğunu daha 1940’larda kayıt altına almış, büyük çoğunluğundan koleksiyon bağları oluşturmuş… Kıyılarındaki batıklardan o kadar çok şarap amforası çıkmış ki hepsi müzelerinde üst üste yığılı, yatıyor. On binlercesini çıkartmaya ise hevesi, takati yetmemiş, hepsi hâlâ denizin dibinde… Dünyanın birçok arkeoloğu şarabın beş bin yıl önce bu coğrafyada doğduğunda hemfikir; Hitit kenti Wiyanawanda’nın (şarap kenti) Anadolu’nun ortasında bir yerde kurulduğu biliniyor. Kazılarda bulunmuş gümüş, bronz şarap kupa ve kadehlerinin müzelerdeki fotoğrafları ilkokul çocuklarının bile aşinâsı… Antikçağ şairi Homeros, destanlarında ballandıra ballandıra Trakya şaraplarını övüp durmuş. Dünyanın ilk ticari amblemlerinden “T” damgası o bölgenin şaraplarını taşıyan amforalara binlerce yıl önce basılmış… Yunan mitolojisinin şarap tanrısı Dionisos’un baş tanrı sayıldığı Teos kentinin mermer sütun ve taşları bugün İzmir’in Seferihisar kasabasında Adem Usta’nın, Havva Abla’nın evinde ana inşaat malzemesi… İki bin beş yüz yıl önce Fenikeliler şarabı Foça’dan (Phokaeia) Marsilya yerine, tutup başka bir limana götürse bugünkü Fransız şarapları olur muydu, olsa da Fransa şarabın tapınağı sayılır mıydı, tartışılır… Daha yakına gelelim… Kıbrıs’ı belki de ilk marka şarap “Kommandatore”ye kaynağında sahip olmak için Latin Şövalyeleri’nden aldığına yemin billah edilen “sarhoş” lâkaplılar… Tatlı Porto ve Madeira’dan başka şarap içmediği daha zamanında yazılıp çizilmiş, ama nedense muhafazakârlığıyla nâm yapmışlar… İçki içenin başını vurduran, ama kendisi düpedüz ayyaş Osmanlı sultanları var… Ve onları şaraplı nükteleriyle dize getirerek ünlenen hazırcevap Bektaşiler… Böyle bir coğrafyada üzüm ve şarap kültürü olmaması mümkün mü? Vardı elbette. Ya şimdi? Başladık artık, yolda konuşuruz…
TOPRAĞIN GÜNEŞTEN OLMA OĞLU
Ortaçağ tarihçisi Massimo Montanari Avrupa’da Yemeğin Tarihi’nde, iki ana besin ekseninin uygarlık tarihi için belirleyici olduğunu yazar: Uygar Akdeniz Havzası’nda buğday-şarap-zeytinyağı ve barbar Kıta Avrupası’nda arpa-bira-et. Üzümün, yani asmanın 7 bin yıl önce Kafkasya’dan (bazı verilere göre Kuzey İran’dan) Anadolu ve Mezopotamya’ya, oradan da bütün Akdeniz’e yayıldığı bilinir. Muhtemelen de henüz pagan dönemini yaşayan Ermenilerin ataları aracılığıyla: Kafkasya ve Anadolu’nun o kadim halkı için, ağustos ayının ortasına denk geldiği kabul edilen pagan yılbaşı kutlamalarında baş yiyecek, “meyvelerin meyvesi” üzümdü. Montanari’nin tesbitinin en eski kanıtı 6000 yıllık Gılgamış Destanı olmalı. Çünkü ölümsüzlük peşindeki Kral Gılgamış’ın yolculuğu üzerinden Sümerler’i tanımamızı sağlayan bu en eski yazılı edebi metinde “Vahşi insanı şarap ve ekmek uygarlaştırdı” deniyordu. Ve üzümle şarap, tarihin bilinen o ilk uygarlıklarından bu yana Akdeniz insanı için kutsal, tanrısal oldu. Arkeolog ve şarap tarihçisi Prof. Ersin Doğer bunu “şarabın canlı olması, kendisini sürekli değiştirmesi”yle açıklar. Üzüm ve şarap tanrısaldı, çünkü ikisi de insana rağmen vardı. Asma hep vardı ve üzümün olduğu yerde şarap da oldu. Kendiliğinden. Şarap bu yüzden, antikçağın bütününde hep kutsal içkiydi, hayat, neşe ve “yücelme”nin kaynağıydı. Yunan’da tanrısı Dionisos’tu, Roma’da Baküs (Bacchuss). Bütün semavi dinlerin kutsal kitaplarında da anıldı şarap ve üzüm: Nuh’un Tufan’dan sonra ilk asmaları Ağrı Dağı eteklerine diktiğini anlatan ama şarabı mekruh sayan Eski Ahit’te de. İsa’nın mucizelerinin aracı olarak onu tam tersine yücelten Yeni Ahit’te de. Ve İsa’nın Son Yemek’teki “Bu benim kanımdır” sözüyle birlikte, şarabın yolculuk güzergâhı da belirlendi: Hıristiyanlığın gittiği her yere şarap, üzüm ve asma da gidecekti, öyle de oldu. Hıristiyanlığın gizli ya da açık havarileri, keşişleri gittikleri her yere şarabı da götürdü. Kurdukları her manastırın yanı başında ilk iş, bağlar oluşturdular. Bugün “Burada üzüm mü olur” diye düşünülen İngiltere’nin güneş görmeyen ücra köşelerinde bile bağlar varsa, nedeni bu…

MADAGASKAR

Kolsuz bir T-şört giymiş genç adam ağaçtan oyulma kanosunun içinde ayakta duruyor ve uzun bir bambu sırık yardımıyla akıntıya karşı ilerliyor. Onive Nehri’nin sığ suları genç adamın kanosunun aksi yönünde hızla akıyor. Gökyüzü dopdolu. Bir yağmur silsilesi indiriyor önce. Sonra güneş ışığı geliyor. Ardından yine yağmur. Kanonun içindeki genç adamın adı Remon. Aynen kıyıda serilip yatmış timsahlar gibi Remon da hava durumuna aldırmıyor. Neredeyse her üç dakikada bir, yanından ters yöne giden kanolu başka adamlar geçiyor. Remon sesleniyor. Onlar da karşılık veriyor. Bu insanlar onun nehir arkadaşları. Her biri yağmur ormanından kaçak kesilmiş koyu renkli, dev gibi abanoz tomruklarını nehirden aşağıya, Madagaskar’ın kuzeydoğusunda bulunan Antalaha kentindeki bir kereste deposuna taşıyor. Orada kendilerini para bekliyor. Bizi ormanın kıyısında bıraktıktan sonra Remon da aynı şeyi yapacak ve bir tomruk alıp nehir aşağı taşıyacak. Remon yaptığı işi sevmiyor. Kendisine iş veren -ama adını bilmediği- kereste patronu gün boyu hiç ara vermeden çalışması gerektiğini söylemiş ona. Çünkü park korucuları sadece belli bir süreliğine işe karışmamak için rüşvet almış. Bu süre dolunca da yeni bir rüşvet beklentisi varmış. Yine de kesilmiş bir ağacı taşımak, ona göre ağaç kesmekten çok daha iyi. Remon eskiden bu işi yapıyormuş. Çok büyük risk taşıdığına karar verdikten sonra ağaç kesmeyi bırakmış. Yasadışı ağaç kesimi yıllardır sürüp gidiyor. Ancak kesim hızı ani bir yükseliş gösterdi. Denetlenmeyen ormanlar organize çetelerle doldu. Madagaskar hükümetinin Mart 2009’da çökmesi ve kuzeydoğudaki ormanlardan sadece birkaç ay içinde 200 milyon dolar değerinde Madagaskar abanozu ithal eden Çinli kereste tüccarlarının doymak bilmez iştahları, ormanların herkes tarafından istendiği gibi talan edilmesini tetikledi. Remon’un tanıdığı bir adamın ormandan kestiği tomruklara haydutlar el koymuş. Orman haydutları “Biz 30 kişiyiz,” demiş ona. “Sen bir kişisin.” Ayrıca kısa bir süre önce de kereste kavgası yüzünden iki adamın kafasının uçurulduğunu duymuş. Pala ile uçurmuşlar kafalarını. Nehrin suları durgunlaşıyor. Remon tütün ve marihuana karışımı bir sigara yakıyor. Fady hakkında, yani ormanı yüzyıllar boyunca koruyan tabular üzerine konuşuyor. Yanlış yöne devrilen bir ağaç birisinin kafatasını parçaladığında ya da nehrin hızla akan kesimlerinde birileri sulara kapıldığında kereste hırsızları arasında her zaman endişeli konuşmalar oluyor: “Atalarımızı kızdırdık. Onlar da bizi cezalandırıyor.” Yaşlılar Remon’a kutsal alanları yağmalama konusunda bir nutuk çekmişler. “İyi” demiş o da onlara. “Ailenize ağaç yedirmeye çalışın bakalım.” Remon, ailesini geçindirmek için vanilya tarlalarında çalışıyormuş. Aynen adanın kendisi gibi kaynaklar açısından zengin, ancak geriye kalan diğer her açıdan fakir olan kıyı kasabası Antalaha yakınlarında. 20 yıl önce, o dönemlerde devlet başkanı olan Didier Ratsiraka, Antalaha’nın dünyanın vanilya merkezi olarak yakaladığı ünden öylesine gurur duyuyormuş ki kasabayı ödüllendirmek için bir de görevli göndermiş. Uzun süredir vanilya ihracatı işiyle uğraşan Michel Lomone, “Büyük binalar ve asfalt yollara sahip olacağımızı zannediyordu,” diyor. “Başkan, elçisinin kendisine sunduğu rapordan sonra büyük hayal kırıklığına uğradı.” O tarihlerden bu yana art arda yaşanan kasırgalar ve fiyatlarda meydana gelen büyük düşüşler vanilya kralının başındaki tacı düşürmek için uygun bir zemin yaratmış. Bugün Antalaha hareketsiz ve ıssız. Ana caddesi Rue de Tananarive en nihayet 2005’te Avrupa Birliği’nden gelen fonlarla asfaltlanmış olsa da caddedeki trafiğin büyük bölümü birkaç küçük taksi, paslı bisikletler, tavuklar, keçiler ve hepsinden daha çok da yağmur altında yalın ayak dolaşan ve ıslanmamak için başlarının üzerinde buralarda “yolcu palmiyesi” olarak bilinen ağacın dev gibi yapraklarını tutan yayalardan oluşuyor. Daha doğrusu trafik 2009 baharına kadar böyleydi. Sonra Antalaha’nın caddeleri birdenbire motosikletlerle kaynamaya başladı. Rue de Tananarive’de motosiklet satan mağazanın tüm stokları tükendi. Talebe karşılık vermek amacıyla aynı cadde üzerinde bir mağaza daha açıldı ve o da çok iyi iş yapmaya başladı. Bunları alanlar bir deri bir kemik genç adamlardı ve herkes zaman zaman yağan bu yüklü paranın nereden geldiğini çok iyi biliyordu. Vanilya tarlalarından gelmiyordu bu paralar. Madagaskar’ın değerli abanozlarını kesip ceplerini dolduran aynı genç adamlar, yasadışı kesilip kamyonetlere doldurulmuş dev ağaç kütüklerinin üzerinde ata biner gibi oturmuş halde kente girerken de görülebiliyorlardı. Madagaskar bir ada. 585 bin kilometre karelik yüzölçümü ile en büyük adalar listesinde dördüncü sırada yer alsa da sonuçta bir ada. Bütün adalar kendilerine özgü bir biyosfere sahip olabilir. Ancak 165 milyon yıl önce Afrika’dan kopmuş olan Madagaskar’ın özel bir durumu var. Barındırdığı bitki ve hayvan türlerinin yaklaşık yüzde 90’ına dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanmıyor. Dünya dışı bir görünüm sunan havuç şeklindeki baobablar, hayaletimsi lemurlar ve sivri “kaya ormanları”nın oluşturduğu sıra dışı görüntü, en isteksiz ziyaretçilerin gözlerinin bile masum bir keyifle büyümesine neden oluyor. Hafızaya kazınan bu az bulunur güzellik, orada yaşayan insanların günlük hayatını belirleyen umutsuzluklarla iç içe geçiyor. Adanın en büyük etnik grubu olan Malagaşların, acımasız bir incelik taşıyan deyişi var: “Aleo maty rahampitso toy izay maty androany.” Yani, “Bugün ölmektense yarın ölmek daha iyidir.” Ortalama bir Madagaskarlı günde yaklaşık bir dolar ile yaşıyor.

UYKU

Cheryl Dinges, 29 yaşında bir çavuş. St. Louis doğumlu. İşi, askerleri yakın mesafe çarpışmaya hazırlamak. Jujitsu uzmanı Dinges, orduda yakın mesafe çarpışma alanında ikinci seviye sertifikaya sahip birkaç kadından biri olduğunu söylüyor. “İkinci derece, iki saldırganın bir kişiye saldırdığı durumlar için yoğun eğitimi hedef alıyor” diye açıklıyor. Burada umut edilen şey ise “sağ çıkan kişinin siz olması.” Dinges önümüzdeki yıllar içinde daha da zorlu bir mücadeleyle yüz yüze kalabilir. Ölümcül Ailesel Uykusuzluk (ÖAU) hastalığı genini taşıyan bir ailenin üyesi. Kısaca ÖAU olarak bilinen hastalığın ana semptomu, uykuya dalabilme özelliğini kaybetmek. İlk önce şekerleme kayboluyor. Sonra da tam bir gece uykusu çekme. Ta ki hasta uyuma kabiliyetini tamamen yitirinceye kadar. Sendrom, genellikle hasta 50’li yaşlarındayken ortaya çıkıyor, ortalama bir yıl sürüyor ve adından da anlaşılacağı gibi daima ölümle son buluyor. Dinges, bu geni taşıyıp taşımadığının anlaşılması için gereken testi yaptırmayı reddetmiş. “Eğer bu geni taşıdığımı öğrenirsem yaşama bugün olduğu kadar sıkı sıkı sarılamamaktan korktum. Mutlaka pes ederdim.” ÖAU kötü bir hastalık. Nasıl geliştiği konusunda çok az şey biliyor olmamız hastalığı daha da korkunç kılıyor. Yıllar süren çalışmaların sonucunda araştırmacılar, bir ÖAU hastasında prion adı verilen kusurlu proteinlerin, hastanın beyninin derinlerindeki talamusa saldırdıklarını ve zarar gören talamusun da uykuyu kötü etkilediğini ortaya çıkardılar. Ancak bu tür bir şeyin neden yaşandığını, nasıl durdurulabileceğini ya da ölümcül semptomlarını nasıl yavaşlatacaklarını bilmiyorlar. ÖAU’nun araştırılmaya başlanmasından önce araştırmacıların çoğu talamusun uyku ile ilişkisi olduğunu dahi bilmiyordu. ÖAU nadir görülen bir hastalık. Dünya genelinde sadece 40 ailede varlığı saptandı. Ancak bir açıdan da, günümüzde milyonlarca kişiyi etkileyen daha az tehlikeli uykusuzluk (insomniya) hastalığına çok benziyor ki, o da bir muamma. Neden uyuyamadığımızı bilmiyor olmamızın sebeplerinden biri de, kısmen, aslında uykuya neden gereksinim duyduğumuzu bilmememiz. Uyuyamamamız durumunda uyku ihtiyacı duyduğumuzu biliyoruz. Ne kadar karşı koymaya çalışırsak çalışalım uykunun en sonunda bizi ele geçirdiğini biliyoruz. Bir kez uykuya teslim olduktan 7-9 saat sonra çoğumuzun yeniden ayağa kalkmaya hazır olduğunu ve bundan 15-17 saat sonra da yeniden yorgunluk hissettiğimizi biliyoruz. Ve 50 yıldır biliyoruz ki, uykumuzu derin uyku ile beynin uyanık olduğumuz zamandaki kadar aktif ve istemli kasların paralize olduğu, hızlı göz hareketi (rapid eye movement, REM) denilen uyku periyodları arasında bölüştürüyoruz. Bütün memeli hayvanların ve kuşların uyuduğunu biliyoruz. Yunuslar, beyinlerinin yarısı uyanık halde uyuyor ve böylelikle çevrelerinde neler olup bittiğini takip edebiliyorlar. Yeşilbaşlar, tek sıra halinde uyuduklarında, iki uçtaki ördekler gelebilecek tehlikelere karşı beyinlerinin yarısını uyanık ve gözlerinden birini de açık tutuyorlar. Balıklar, sürüngenler ve böceklerin hepsi de bir şekilde uyku uyuyorlar. Bu dinlenme süresinin bir bedeli var. Uzun süre hareketsiz kalan hayvanlar, saldırganlar için çok kolay bir av haline geliyor. Peki bu tür bir risk almanın karşılığında elde edilen şey ne olabilir? “Eğer uykunun hayatı idame ettirmede gerçekten yaşamsal bir işlevi yoksa” demişti bir defasında tanınmış uyku bilimci Allan Rechtschaffen, “O zaman bu, evrimin yaptığı en büyük hata.” Uyku konusundaki en baskın teori, beynin uykuyu istediği yolunda. Bu fikir bir yanıyla temelini sağduyulu düşünceden alıyor. İyi uyku çekilmiş bir gecenin ardından kimin kafası daha net çalışmaz ki? Ama mesele, bu varsayımı gerçek verilerle kanıtlamak. Uyku beyne nasıl hizmet ediyor? Bu sorunun cevabı, ne tür bir uykudan bahsedildiğine bağlı. Kısa bir süre önce Harvard’da, Robert Stickgold önderliğindeki araştırmacılar öğrencileri çeşitli yetenek testlerine tabi tuttular, biraz şekerleme yapmalarına izin verip ardından testleri tekrarladılar. REM uykusu uyuyanların, gramer gibi “patern tanıma” çalışmalarında daha iyi sonuçlar verdiklerini, daha derin uyku uyumuş olanların ise ezberlemede daha iyi olduklarını ortaya çıkardılar. Diğer bazı araştırmacılar ise uykudaki beynin (sanki o gün öğrendiklerini uzun dönemli hafızaya aktarıyormuşcasına) deneye tabi olan kişide uyanıkken oluşan nöron ateşleme tarzını tekrarladığını buldular. Bu tür araştırmalar, uykunun fonksiyonlarından birinin hafızayı pekiştirmek olduğu görüşünü ileri sürüyor. Wisconsin Üniversitesi’nde uyku araştırmacısı olan Giulio Tononi birkaç yıl önce bu teoriden yola çıkarak ilginç bir görüş yayınladı. Araştırmaları, uyku sırasında beynin fazla ve gereksiz sinapsları ya da bağlantıları ayıkladığını gösteriyordu. Dolayısıyla uykunun nedeni, önemsiz olanı ayıklama yoluyla bize neyin önemli olduğunu hatırlatmak olabilirdi. Uykunun, büyük olasılıkla fizyolojik bir amacı da söz konusu: ÖAU hastalarının hiçbir zaman uzun yaşamamasının muhtemelen bir anlamı var. Tam olarak onları neyin öldürdüğü konusuna yoğun bir ilgi var. Ama neden hâlâ belli değil. Gerçek anlamda uykusuzluktan mı ölüyorlar? Eğer neden bu değilse, uykusuzluk onları öldüren koşullar üzerinde ne derecede etkili oluyor? Bazı araştırmacılar uykusuzluğun farelerde yaraların iyileşmesini geciktirdiğini ortaya çıkarırken, bazıları da bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve enfeksiyonu kontrol altında tuttuğunu ileri sürüyor. Ancak bu araştırmaların sonuçları kesin değil. Rechtschaffen, neden uyuduğumuzu ortaya çıkarma konusundaki en ünlü girişim olan ve 1980’lerde gerçekleştirilen bir çalışmada, Chicago Üniversitesi’ndeki laboratuvarında su dolu bir tankın üzerindeki bir mile tutturulmuş disk üzerine koyduğu fareleri uyanık kalmaya zorlamıştı. Eğer fareler uyursa disk dönerek onları suya atıyor ve suya düşen fareler hemen uyanıyorlardı. Yaklaşık iki hafta süren bu katı uykusuzluk uygulaması sonucunda farelerin hepsi ölmüştü. Ancak Rechtschaffen hayvanlar üzerinde otopsi yaptığında önemli bir sağlık sorunları olmadığını bulmuştu. Organlarında hiçbir hasar yoktu, yorgunluktan -yani uyuyamamaktan- ölmüş gibi duruyorlardı. Bunu takip eder nitelikte 2002 yılında daha gelişmiş araçlarla yapılan bir diğer araştırmada da aynı şekilde farelerin ölmesi için “belirli bir neden” bulunamadı. Stanford Uyku Hekimliği Merkezi’nin kurucularından biri olan ve REM uykusunu keşfeden isimler arasında yer alan William Dement’i Stanford Üniversitesi’nde ziyaret ettim. 50 yıllık araştırmaların sonunda, uyku uyuma nedenimiz hakkında bildiklerini sordum. “Bildiğim kadarıyla” diye cevap verdi, “Uyku uyumamızın tam anlamıyla gerçek nedeni, uykumuzun gelmesi.” Ne yazık ki bunun tersi her zaman doğru değil. Yani uyku uyumamız gerektiğinde her zaman uykumuz gelmiyor. Uykusuzluk, gelişmiş ülkelerde salgın denilebilecek derecede yaygın. 50-75 milyon Amerikalı, yani nüfusun yaklaşık beşte biri, uyku ile ilgili problemlerden yakınıyor. 2008’de, önceki dört yıla oranla yüzde 54’lük bir artışla uyku ilaçları için 56 milyon adet reçete yazılmış. Buna rağmen uykusuzluğun temelindeki nedenlerin anlaşılması için çok az şey yapılmış durumda. Tıp öğrencilerinin çoğu uyku bozuklukları konusunda dört saatten fazla eğitim görmüyor, bazıları ise hiç eğitim almıyor. Uykusuzluğun gerekli şekilde tedavi edilmemesinin yol açtığı sosyal ve ekonomik maliyetse çok büyük boyutlarda. Ulusal çapta bağımsız bir bilimsel danışma grubu olan Amerikan Tıp Enstitüsü’nün varsayımlarına göre, ciddi araba kazalarının yüzde 20’sinin nedeni sürücülerin uykusuzluğu ile ilgili. Enstitü toplam uyku açığının on milyarca dolara eşit olduğunu söylüyor. İş verimliliğinin düşmesinin maliyeti ise daha da yüksek. Bu arada bir de, zarar gören ya da biten ilişkiler, yorgun insanların başvuru yapmadığı işler, hayatın zevklerinden tad almama gibi maliyetler var…

SU…….Bolluk ve Yokluk

Çocukluğum köyün altından kıvrılarak usul usul akan ırmağın kenarında geçti. Bozkırın ortasında, geçtiği yerlere hayat götüren bu sudan benim köyümle birlikte yukarı köy de faydalanıyordu. Irmak, bizim köyde olduğu kadar diğer köy için de yaşamın merkezindeydi. Kadınlar halıları, çamaşırları yıkar, çocuklar balık peşinde koşup yüzer, yaşlılar etrafındaki bahçelerde koyu sohbetlere dalardı. Taş ve çamurlarla yapılan bentler aracılığıyla kanallara verilen sular bolluk ve bereket dağıtırdı. Bentler her zaman ihtiyaç duyulan kadar su tutardı. Zaten sulama bittikten sonra taşların arasına sıkıştırılan çamurlar erir, kanallara alınan su kendiliğinden ırmağa karışırdı. Irmak, ben ve arkadaşlarım için sınırsız bir eğlence ve oyun kaynağıydı. Sabahın erken saatlerinde ıslak çayırlardan geçerek ırmak kıyısında toplanırdık. Kimi zaman ırmaktaki balıkların peşinde koşar, kimi zaman gölette yüzer, oyun oynardık. Hayvanların otladığı suyun kenarındaki yeşil çayırlar ise doğanın “çimlendirdiği” futbol sahalarıydı bizim için. Bir gün bütün köy, büyük bende indik. Motorlarla gelen taşlar bende döküldü. Herkes elbirliğiyle bendin su geçirmez olması için çalıştı. Artık bentten çok az su sızıyordu. Bu çocuklar için inanılmaz bir fırsattı. Bendin aşağısında azalan suda çaresiz kalan balıkları yakalamak çok kolay olmuştu. Birkaç günde hiç olmadığı kadar çok balık tuttuk. Sonra su motorlarının hortumları bendin oluşturduğu gölete girdi. Su büyük bir hızla çekilerek tarlalara verildi. Tarlalarda artık buğday, çavdar gibi az suyla yetiştirilebilen ürünler değil, suya doymayan şekerpancarı vardı. İlk yıllarda şekerpancarı ekenler iyi para kazanmış olmalı ki, pancar tarlaları hızla çoğaldı. Tarlalar arttıkça bent daha da sağlamlaştırıldı, daha çok su tuttu. Dağlardan ve pınarlardan süzülerek akan suların oluşturduğu ırmak artık bende kadar akıyordu. Bendin aşağısındaki bahçeler, kavaklıklar, çayırlar yavaş yavaş solmaya başladı. Bir gün bentteki suyun hiç olmadığı kadar azaldığını gördük. Üstümüzdeki köy de kazancı yüksek diye şekerpancarı ekmeye karar vermişti. Artık su yüzünden kavgalar çıkıyordu. Eskiden suyun aktığı yerde koyu sohbetler eden insanlar, şekerpancarı yüzünden birbiriyle görüşmez olmuştu. Bahçeler için bile yeterli su yoktu. Çocukluğumla birlikte yavaş yavaş bahçeler de solmuştu. Irmağın kurumasıyla sessizleşen ve coşkusunu yitiren köy için göç zamanıydı… Sivas’ın Dabanözü köyünde yaşadıklarımın, Türkiye genelindeki çok daha ürkütücü örneklerden yanlızca biri olduğunun farkına varmam birkaç yıl öncesine rastlar. Kuruyan göller, özel şirketlere verilen dereler, barajlar nedeniyle altüst olan doğa, hızla eriyen deltalar ve göçlerle yitip giden geleneksel yaşam… Çocukluğumda yaşadığım kayıplar, su sorununun bugün Türkiye genelinde ulaştığı boyutları ortaya koyuyor. Dünyada kişi başına düşen su varlığı bin metreküpten daha az ülkeler su fakiri, 2 bin metreküpten az olanlar su azlığı çeken ve 8-10 bin metreküpten daha fazla olanlar da su zengini olarak sınıflandırılıyor. Türkiye, su kaynakları açısından zengin bir ülke olmadığı gibi, su varlıklarının ülke geneline dağılımı da eşit değil. Kişi başına düşen yıllık 1600 metreküp suyla, su azlığı yaşayan bir ülke konumundayız. Üstelik bu tablo her geçen gün daha kötüye gidiyor. Ancak sorun suyun az olması değil, yanlış kullanılması. Son 60 yılda Türkiye’de kuruyan sulakalan miktarı yaklaşık 1 milyon 400 bin hektar. Bu, Marmara Denizi’nden daha büyük bir alan demek. Suyla ilgili yanlış uygulamaların düzeltilmesini sağlamak amacıyla bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşu ve yerel inisiyatif temsilcileri tarafından kurulan Su Meclisi’nin verilerine göre, bu kurumanın iki temel nedeni var: Birincisi doğrudan kurutma. Devlet Su İşleri (DSİ) rakamlarına göre, 1950’li yıllardan bu yana toplam 118 bin hektar sulakalan kurutuldu. Ancak kurutulan sulakalanlarla birlikte küçük ölçekli taşkın kontolüyle drenaj ve kurutma projesi yapılan alanları da tek tek hesaplayan Su Meclisi’nin verileri daha büyük bir rakama işaret ediyor: 745 bin hektar. Sulakalan kurutmasıyla tarım alanına dönüştürülen bölgeler arasında bereketli Çukurova, Çarşamba, Konya ovaları, Meriç ve Ergene havzalarının önemli bir bölümü de var. Sulakalanların kurumasının bir başka nedeni de su rejimine yapılan plansız müdahaleler. Örneğin, Konya Havzası’nda sulama barajları ve binlerce kuyu, suyun göllere gitmesini engelliyor ve bu durum havzadaki doğal su akışını bozuyor. Havza’da Güvenç Gölü, Yarma Bataklığı, Arapçayırı Bataklıkları, Suğla Gölü, Hotamış Sazlıkları, Ereğli Sazlıkları, Akşehir Gölü, Eşmekaya Sazlıkları, Bolluk Gölü, Düden Gölü ve Tersakan Gölü kısmen ya da tamamen kurudu. Türkiye’nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü ise artık dönemsel yağışlara bağlı olarak su toplayabiliyor.

DRAKULA

Bram Stoker’ın, kurguladığı vampirin memleketi olarak Transilvanya’yı seçmiş olması milliyetçi Rumenler’in çoğunu sinir ediyor, hatta bazıları Vasile Bîrsan’ın, Vlad Tepeş’e karşı geliştirilen tarihsel komplo teorisini tamamen destekliyor. Teoriye göre komploya 15. yüzyılda kral Matyas Corvinus öncü oldu. 19. yüzyılda Macar akademisyen, casus ve iddialara göre Stoker’ın muhbiri olan Arminius Vambery konuya vampirlik açısını getirdi ve 20. yüzyılda da Macaristan doğumlu aktör Bela Lugosi onu beyazperdede ölümsüzleştirdi. Bazılarına göre Romanya, halkın hoşuna gitsin ya da gitmesin sonsuza dek vampirlerle bağdaştırılacak. O halde belki de en iyisi ülkenin bundan yararlanması ve Drakula’nın turizm aracı olarak kullanılması. Kır saçlı, gözünde kalın çerçeveli bir gözlük olan, oldukça kibar ve bu arada hafif bıkkın bir beyefendi Otopeni Havaalanı’nın büyük geliş salonunda, kalabalığın arasında bekliyor… Bela Lugosi aksanıyla mükemmel bir İngilizce konuşan Drakula Transilvanya Birliği’nin (DTB) Yönetim Kurulu Başkanı Nicolae Paduraru, Romanya’da Drakula odaklı bir hafta sonu geçirmek için Almanya’daki bir Amerikan askeri üssünden gelen dört misafirini görür görmez gülümsüyor. “Bükreş’e hoş geldiniz! Şimdilik endişelenmeye gerek yok, ama yarın Transilvanya’ya yolculuk edeceğiz.” Josh, Carly, Allaina ve Kevin. Vampirler diyarına ulaşmış olmaktan dolayı büyük heyecan duyan dört genç, kendilerini Sinaya’ya götürecek minibüste yerlerini aldıklarında, hava çoktan kararmış halde. Josh, “Kurt görecek miyiz?” diye soruyor. Paduraru bu deneyimi yılda birkaç kez yaşıyor. Drakula efsanesinin yaşamının bir parçası olmasının üzerinden yaklaşık 20 yıl geçmiş. Önceleri konuya uzakken hızla öğrenmeye başlamış. Yabancı misafirleri deneme amaçlı turlara götürmüş. Son nokta olarak da 1991 yılında, Romanya’yla Batı arasındaki Drakula sorununda bir tür arabuluculuk görevi üstlenen Drakula Transilvanya Birliği’ni kurmuş. DTB, hem kurgusal bir karakter olan Kont’u, hem de Vlad Tepeş’in geçmişini araştıran kültürel bir kuruluş. Birliğin Romanya şubesinde akademisyenler, tarihçiler, etnologlar, tur operatörleri ve Drakula konusuyla ilgili diğer araştırmacılar yer alıyor. Günümüzde Kanada, ABD, İsveç, Almanya ve İtalya’da da birliğin şubeleri var. Yağmur çiseliyor. Ön camda -ve kulak zarlarımda- yavaşça gıcırdayan silecekler, Paduraru’nun turistlere yaptığı açılış konuşmasının bazı bölümlerini de silip atıyor. “Burada olmanızı, 18 roman ve sayısız öykünün yazarı olan ve ömrünün ortalarında, 1897 yılında yayımladığı Drakula romanı sayesinde tanınan Bram Stoker’a borçlusunuz aslında” diyor Paduraru. Vampir Kont çoktandır sadece romanda geçen bir karakter olmaktan çıktı. Sayısız edebi eser, film, tiyatro oyunu, bale, reklam, çizgi film, bilgisayar oyunu ve bestenin konusu olan ve defalarca uyarlanan Drakula, bağımsız olarak varlık gösterir duruma geldi ve çok geçmeden kültür tarihindeki en ünlü kişiliklerden birine dönüştü. Her yerde karşınıza çıkabilen ve şekilden şekile girebilen Drakula karakteri bugün çeşit çeşit: Çocuklar için veya erişkinlere uygun olanı da var, klasiği, moderni, post-moderni de. Hatta iş dünyasına yönelik olanları ve komedi türleri de mevcut. Drakula’nın başarısının yan etkileri mi? Gerçekte var olan bir yerin mitsel bir diyara dönüştürülmüş olması: Transilvanya artık dünyanın hemen her yerinde, vampirlerle bağdaştırılıyor. Soğuk bir aralık günü. Öğle sonrası saatler. Bükreş Üniversitesi yakınlarındaki gürültülü bir kafede, Drakula odaklı turizm sektörünü incelemek için bir yıllık bir araştırma fonuyla Romanya’ya gelen Britanyalı profesör Duncan Light, Transilvanya’yı vampir diyarına dönüştüren mekanizmayı tek tek parçalarına ayırıyor. Stoker’ın araştırması sırasında aldığı, 1970 ortalarında Philadelphia’daki Rosenbach Müzesi’nde keşfedilen notlar, İrlandalı yazarın başta ne Vlad Tepeş ne de Transilvanya hakkında bir fikri olduğunu ortaya koyuyor. Aslında yazarın üzerinde kafa yorduğu kişi, doğu Avusturya’da, Steiermark’ta bulunan “Kont Vampyr”. Stoker, Emily de Laszowska Gerard adlı İskoç kadının, bilimin ilerlemesiyle Avrupa’nın farklı yerlerinden sürülen türlü iblis, peri, cadı ve gulyabaninin sözde güvenli bir barınak bulduğu diyarı anlatan 1885 tarihli “Transilvanya’da Batıl İnançlar” makalesini okuduktan sonra fikir değiştirmiş. Drakula, bir eser olarak Transilvanya’da başlıyor ve yine orada bitiyor. Yirmi yedi bölümün sadece altısı Transilvanya’da geçse de, yarattığı izlenim çok güçlü. Aradan geçen yıllar Stoker’ın kayıp bir dünya için tesadüfen de olsa, en mükemmel yeri keşfettiğini göstermiş durumda. Kendisinden önce Alexandre Dumas (Binbir Hayalet, 1849) ya da Jules Verne (Karpatlar Şatosu, 1892) gibi diğer bazı yazarlar da öyküleri için gizemli, doğaüstü Transilvanya’yı tercih etmişti. Ama kitabının başarısı ve Batı kültürü üzerindeki olağanüstü etkisi sayesinde bu bağlantıyı iyice pekiştiren isim Stoker oldu. Aslında İrlandalı yazar Transilvanya’yı hiç ziyaret etmemişti. Ve sonuçta, burayı betimlemekten çok, bir vampirin evinin neye benzemesi gerektiğine dair inanışları doğrultusunda yeniden yarattı…

‘Gezi Parkı Ruhu’…

Kısa vadeli sonuçlar uzun vadeli süreçlerle alınır.
Örneğin demokratikleşmenin arkasında endüstrileşme, kentleşme, eğitim, gelir artışı gibi süreçler vardır.
Bu nedenle duygulara hitap eden dogmatik ve demagog liderler, çağdaş, sorgulayıcı eğitime karşıdır.
Geçen yazımda son seçimlerin arkasındaki beş süreçten söz etmiştim.
Seçim sonrasında “altıncı bir sürecin” de başlamış olduğunu fark ettik toplumcak:
“Gezi Parkı ruhu süreci.”
Bu süreç, “özümlenen demokratik hak ve özgürlüklerin bireysel olarak da savunulması ve bu bireysel davranışın bir toplumsal hareket halinde dışa vurumu” olarak özetlenebilir.
Seçim sonrasında sandığa sahip çıkan vatandaşlar arasında yine gençler ve kadınlar dikkati çekti…
Elbette demokrasiye bel bağlamış olan muhalif politikacılar da önemli bir rol oynadı.
Yalova’da, Ankara’da, Üsküdar’da ve saymakla bitmeyecek pek çok sandıkta bu “Gezi ruhunu” gördük:
Bireyler oylarına sahip çıktılar ve bu, toplumsal bir harekete dönüştü.
Şimdi, “Gezi Parkı ruhu” nedir, anımsayalım:
Gezi Parkı ruhu yeşildir, doğadır, çevredir…
İktidar ise beton, AVM, yağma ve rant!
Gezi Parkı ruhu özgürlüktür…
İktidar ise baskı ve korku!
Gezi Parkı ruhu demokrasidir…
İktidar ise otoriter bir kibir!
Gezi Parkı ruhu çoğulcudur…
İktidar ise tek tipçi!
Gezi Parkı ruhu dayanışmadır…
İktidar ise bencil bir tekelci!
Gezi Parkı ruhu eşitliktir…
İktidar ise hiyerarşik bir buyurganlık!
Gezi Parkı ruhu bütünleşmedir…
İktidar ise ayrışma ve bölünme!
Gezi Parkı ruhu gençliktir…
İktidar ise geçen yüzyılda kalmış, örümcekli bir yapı!
Özet olarak:
Gezi Parkı ruhu pırıl pırıl bir gelecektir…
İktidar ise küflü ve paslı raflarda kalmış bir geçmiş!

Sen kendini karalara bağlayıp uzatma bunu yapma (ekleme)

İşte o “kedi”…!

İşte o “kedi”…!

Trafo ve Kedi…

Trafoya giren kedi BBC’nin 1 Nisan listesinde

BBC’nin sosyal medyada en çok konuşulan konuları izleyen BBC Trending Bölümü’nün hazırladığı 1 Nisan’a özel listede Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “Trafoya kedi girdi” açıklaması yer aldı.
BBC’nin sosyal medyada en çok konuşulan konuları izleyen BBC Trending Bölümü’nün hazırladığı 1 Nisan’a özel listede Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “Trafoya kedi girdi” açıklaması da var.

BBC’nin internet sitesinde yer alan haberde, “Enerji Bakanı Taner Yıldız bazılarının “1 Nisan şakası olmalı” diye düşündüğü açıklamalarını yapmak için garip bir an seçti. Ama aslında söylediklerinde samimiydi.” deniyor.

Yıldız’a, yerel seçimden sonraki oy sayımında yaşanan yaygın elektrik kesintilerini sorulduğu ve Bakan’ın “Trafoya kedi gerdi. Kesintilerin nedeni buydu ve ilk kez de yaşanmadı” dediği aktarılıyor.

Twitter kullanıcılarılarının da “garip bir zamanlamayla yapılan” açıklamayı konuşmaya başladığı, bir kullanıcının gerekli olabilecek aletlerin yanında uzanan bir kedi resmini “İşte kediyi yakaladım” yorumuyla paylaştığı vurgulanıyor.

Twitter’da ilginç paylaşımlar
Öte yandan, açıklama Türkiye’de olduğu gibi dünyada da büyük ilgi uyandırdı. Yabancı twitter kullanıcıları da konuyla ilgili birbirinden ilginç paylaşımlarda bulundular. Huffington Post bu twitter paylaşımlarına da yer verdiği haberinde, “Türk Enerji Bakanı seçim gecesi yaşanan elektrik kesintilerine kedinin sebep olduğunu iddia etti” ifadelerine yer verdi.

“Benim bir oyumla ne olur ki” deme!..

Küçük bir kar tanesisin belki ama… Şu koca dünyanın sana gereksinimi var…

Gri bir buluttan dans ede ede dağlara süzülen, minik, içi yıldızlarla dolu, heyecanlı, narin, ışıltılı kar tanesi…
Yüce karlı dağın aslında heybetisin…
Eriyip, kayaların arasından süzülerek ırmak, dere, nehir olan, denizleri dolduran, yaşamın ta kendisi…
O dev dalgalar sensin…

Bir an yok say…
Yer kürede yaşam nasıl sürer?..
O zaman; çakıllarda çırpınan balığın, kuru toprağın, tane vermeyen başakların, çiçek açmayan eriklerin, akmayan nehrin, susuz tasın nedenisin…
Varsan ama…
Her şeysin…

*

Dünyanın en bereketli bu topraklarına çevir başını bir bak…
Bir Kerbela…
Bir parça umuda, bir yudum su gibi hasret…

“Bir oyla ne olur ki?” deme…

Hiçbir zaman ülkemiz bu kadar kir pas içinde kalmamıştı…
Hiçbir zaman bayrağımız, toprağımız, askerimiz, inançlarımız, ulusumuz, kimliğimiz, benliğimiz bu denli aşağılanmamıştı…
Utanç içindeyiz…
Başımız dik değil…
Dünya uluslarının alay konusuyuz…
Gururumuz kırık…
Kendi halkını soyan, kendi toprağını çalan, kendi vatandaşını sömüren, kendi haysiyetini satan bir iğrençliğin içinde debelenmekteyiz…
Geçmişimizden utanıp, geleceğimizden kuşkuluyuz…
Perişanız…
Daha beter günlerin geleceğini bilmelisin…

Sakın “Bir oy ne ki?” deme…
Tek umuttur o bir oy…
Muhtacız…
Kar tanesisin…

Gelmezsen…
Deniz biter…
Artık lütfen…